19 Ekim 2008 Pazar

Promosyon Ürünlerinin Gücü

Ofisinize veya evinize bir bakın, etrafta kullandığınız yada bir köşede unuttuğunuz birçok promosyon malzemesi bulacaksınız. Bir şirket ziyaretinden, fuar standından, tanıtım toplantılarından kalma yada size yollanmış bu malzemeler, üzerlerinde şirket logolarıyla belki de yıllarca bekliyorlar.

Aslında bu promosyon malzemeleri, yaptıkları işler göz önüne alındığnda bir firma için en ucuz tanıtım aracı; mesajı iletiyorlar, müşteriyi memnun ediyorlar, uzun süre bu özelliklerini koruyabiliyorlar. Bir promosyon materyali, ne kadar farklı ve işe yarar ise, ömrü de o kadar uzun oluyor ve sürekli olarak firmayı ve mesajı hatırlatmaya devam ediyor. Bu yüzden, promosyon materyalleri seçiminde en önemli kriterlerin farklılık ve işe yararlılık olması gerekiyor. Hemen ardından da, materyalin uzun ömürlü olması geliyor, çünkü ancak bu sayede mesajı iletmeye devam ediyor. Tasarım, diğer önemli faktörlerden biri, promosyon malzemelerinin tasarımı, firma ve mesajı ile uyumlu olmalı, hatta ilk bakışta firmayı hatırlatmalıdır.

Peki, promosyon malzemeleri ne kadar faydalı?

2003 yılnda Georgia Southern University tarafından yapılan bir araştırmaya göre, promosyon malzemesi dağıtılan müşterilerin %71.6’sı promsyon malzemesi dağıtan firmayı endüstri ismi söylendiğinde hatırlıyor, üstelik bu müşterilerin %76.3’ü, firma hakkında olumlu bir fikre sahip.

L.J. Market Research tarafından havaalanlarında yapılan bir araştırmanın sonuçları ise çok daha çarpıcı; havaalanlarında seyehat eden yolcuların %71’ine son 12 ayda bir promosyon malzemesi ulaşmış, üstelik promosyon malzemesi ulaşan yolcuların %33.7’si bu malzemeyi yanlarında taşıyorlar. Aynı araştırmanın bir başka boyutu ise, promosyon malzemelerinin gücünü çok net olarak ortaya koyuyor; son 12 ayda bir promosyon malzemesi ulaşan yolcuların %76.1’i, promoyon malzemesi yollayan firmanın adını hatırlıyor. Aynı yolculara, son 1 haftada gazete veya dergide gördükleri reklam vermiş bir firmanın adı sorulduğunda ise, sadece %53.1’i firmayı hatırlıyor.

Bu iki araştırma da çok net olarak gösteriyor ki, promosyon malzemeleri, artık pazarlamanın vazgeçilmez araçlarından biri, tüm firmalar, diğer tanıtım yöntemleriyle karşılatırılamayacak kadar ucuz olan bu güçlü yöntemi kullanmak zorunda.

Son bir tavsiye, promosyon malzemelerini elinize ulaştığı anda hemen dağıtmaya başlayın, promosyon malzemeleri kutularının içerisinde kesinlikle hiçbir işe yaramazlar!

Pazarlama Canavarı'ndan Alıntıdır

18 Ekim 2008 Cumartesi

K-C ve Unilever TV reklamlarını azaltıyor

Advertising Age dergisinin son sayısındaki habere göre, ABD`li kağıt ürünleri üreticisi Kimberley-Clark (Huggies ve Kleenex gibi markaların sahibi) ve Unilever, karlılık oranlarını arttırmak amacı ile, gelecek dönemdeki TV harcamalarını daha dikkatli gerçekleştireceklerini açıklamışlar.

K-C, yeni planında, toplam pazarlama bütçesinin sadece %46`sını (2004 yılına göre %60 oransal düşüş anlamına geliyor) TV reklamlarına ayıracakmış. Unilever de, benzer açıklamalarda bulunmuş.

Geniş kitlelere seslenmede TV`nin üstünlüğü devam etmekle beraber, her sektörde daralan kar marjları, kurumları pazarlama harcamaları konusunda gittikçe daha dikkatli olmaya zorlayacak gelecekte. Bu haberler de, bunun ilk işaretleri. Geleneksel TV yayıncılığının, diğer mecralardaki verimliliği ve ölçülebilirliği yakalayabilmesi için, artık yeni yollar aramasının zamanı geldi sanırım.

Serdar Öner-Pr İletişim Platformu

16 Ekim 2008 Perşembe

İlginç bir kriz değerlendirmesi

Image Hosted by ImageShack.us

Bu aralar Amerikalı yatırım uzmanı Dr.Marc Faber'in bir köşe yazısındaki kriz değerlendirmesi oldukça konuşulur oldu.

Ben de sitemde sizlerle paylaşmak istedim.

"
Amerikali yatirim uzmani Dr. Marc Faber bu ayki köse yazisini su sekilde bitirmis:
Federal hukumet bize $600 degerinde bir geri odeme yapiyor. Eger bunu Wal-Mart'da harcarsak para Çin'e gidecek. Benzin alirsak ise Araplara. Bir bilgisayar alirsak Hindistan'a. Sebze ve meyve alirsak Meksika, Honduras ve Guatemala'ya gidecek. Düzgün bir araba alirsak Almanya'ya. Gereksiz çerçope yatirsak Tayvan'a gidecek ve bunlarin hiç biri Amerikan ekonomisine fayda saglamayacak. Parayi ukemizde tutmanin tek yolu hayat kadinlarina ve biraya harcamak, çünkü artık ABD'de üretilen tek şey bunlar. Ben üzerime düşeni yapiyorum."

14 Ekim 2008 Salı

3 Hikaye 3 Ders

Ders 1 :
Adamin biri tam dusa girmek üzeredir ve karisi da dusunu almis olarak kabinden çikmaktadir ki, kapinin zili çalar. Kapiya kimin bakacagi konusunda ufak bir tartisma sonrasinda kadin pes eder. Üzerine bir havlu alarak merdivenleri asagi iner ve kapiyi açar. Gelen esinin arkadasi X’tir.

Kadin daha selam veremeden x “havlunuzu üzerinizden yere düsürürseniz size aninda 300 Euro veririm” der. Kadin bir müddet tereddüt eder, ancak havlunun dügümünü açarak havlunun düsmesini saglar. X ona bakar ve 300 Euro verir ve söze devam eder:

“Antrede dogabilecek ufak bir tensel yakinlik için size 500 Euro daha verebilirim, hem de derhal” der.
Önce saskin, fakat daha sonra adrenalinin verdigi heyecan ve alacagi para ile yapabileceklerinin anlik hayaliyle kisa bir duraksamadan sonra kabul eder.

Yasamis oldugu olayin ve kisacik bir süre içerisinde edinmis oldugu ufak servetin heyecaniyla merdivenleri yukari çikarak banyoya geri döner. Hala dusta olan esi ona kimin geldigini sorar.

“Arkadasin x” diye cevap verir kadin.
“Çok iyi, ona borç verdigim 800 Euro’yu getirecegini söylemisti, onu getirdi o zaman.”

1. hikayeden çikartilacak ders :
Eger bir ekipte çalisiyorsaniz bilgiyi saklamayin, paylasin. Karar mekanizmasinda belirleyici olabilir. Böylece yanlis anlasilmalarin ve disariya karsi kötü duruma düsmenin önüne geçebilirsiniz.

Ders 2 :

Aracinin direksiyonuna geçip kiliseye gitmek üzere yola koyulan rahip yolda yürümekte olan bir rahibeye rastlar. Aracini durdurur ve kiliseye kadar onunla gelmek isteyip istemedigini sorar. Kadin arabaya biner ve bacak bacak üstüne attiginda bacaklarinin güzelligi ortaya çikar. Rahibin gözü kayar ve bakayim derken kisa bir süre için aracin kontrolünü kaybeder. Araci tekrar kontrol altina aldiktan sonra sag elini rahibenin bacagi üstüne koyar. Rahibe ona bakar ve söyle der :

“Rahip, 129. ayeti hatirliyor musunuz ?”
Utançtan kipkirmizi olan rahip derhal elini çekerek rahibeye özürlerini siralar. Bir müddet sonra akli tekrar karisir ve rahibenin bacagina tekrar dokunur vites degistirme bahanesiyle ve rahibe ayni soru ile karsilik verir :

“Rahip, 129. ayeti hatirliyor musunuz ?”
Utancindan yine kizaran rahip elini çeker ve “afedersin kardesim, insanoglu zayif düsebiliyor” der.
Kiliseye vardiklarinda rahibe arabadan iner ve tek kelime söylemeksizin, ancak çok manali bir bakis firlatarak kaybolur. Rahip aceleyle içeriye kosturur ve bir Incil alarak 129. ayeti açar okumak
için 129. ayet söyle demektedir :

Ileriye gidiniz, daha yukarlarda arayiniz. Orada güzellikler bulacaksiniz.

2. hikayeden çikartilacak ders :
Görev alaninizla ilgili her zaman bilgili olun, aksi taktirde firsatlari kaçirabilirsiniz.

Ders 3:

Pazarlamaci, sef sekreter ve Patron bir öglen paydosunda lokantaya dogru yürümektedirler. Parktaki banklardan birinin üzerinde sihirli bir lamba bulurlar. Lambayi ovarlar ve gerçekten de lambadan cin
çikar.

“Aslinda kisiye 3 dilek hakki veriyorum ama sizler üç kisi oldugunuz için hepinizin birer dilegini gerçek yapacagim” der cin.

Sef sekreter arsizca atilarak “önce ben” diyerek siranin önüne yerlesir.

“Bahamalarda, muhtesem bir sahilde tatil yapmak istiyorum. Tatilim hiç bitmesin ve hiçbir dert hayatima girmesin” diye dilegini ifade eder. Ve hoop, ortadan kaybolur.

Simdi de pazarlamaci atilir ve “simdi sira bende” der.

“Hayallerimdeki kadinla Tahiti sahillerinde Pina Colada içmek istiyorum” der ve hoop, o da ortadan kaybolur.

“Simdi sira sende” der cin digerlerinin patronuna.
“Bu iki salağı da ögleden sonra islerinin basinda görmek istiyorum” der patron.

3. hikayeden çikartilacak ders :
Üstünüz olan birinin her zaman için önce konusmasina izin verin

Kasparov'dan yöneticilere tüyolar

Kasparov'dan yöneticilere tüyolar

Image Hosted by ImageShack.us

Bir satranç oyuncusunun, hele bir Büyük Usta’nın, hele hele bir Dünya Şampiyonu’nun beyni nasıl çalışır acaba? Kaç hamle ileriyi hesaplayabilir, aklında kaç oyunu tutabilir? Acaba büyük oyuncular birer deha mıdır? 22 yaşında Dünya Şampiyonu unvanını (1985’te Anatoli Karpov’u yenerek) ele geçiren Gari Kasparov “How Life Imitates Chess” adlı kitabında bu soruların kendisine çok sorulduğunu, ama karşısındakileri hayal kırıklığına uğratmak pahasına da olsa, “sadece 4-5 hamle ilerisini hesap edebildiği” ve “bir dahi olmadığı” cevabını verdiğini söylüyor.

Bunun içinde mutlaka alçak gönüllülüğün payı büyük, dünyanın en genç satranç şampiyonu olmak ve 15 yıl unvanını muhafaza etmek için, insanda bazı “özel yetenekler” olması gerekir herhalde.

Kasparov kitabında hayatın aslında büyük bir satranç partisi olduğunu ve bu muhteşem oyundan başarı ve yüksek performans konusunda pek çok ipucu çıkarılabileceğini söylüyor. İşte, büyük ustanın yöneticilere 4 tüyosu:

1- MZK (Malzeme - Zaman - Kalite) yöntemini benimseyin

Bir satranç oyuncusunun önemli meziyetlerinden biri, durumu hızlı ve doğru değerlendirmektir. En iyi hamleyi yapmak için, önce durumu en doğru şekilde değerlendirmek gerekir. Bir satranç oyuncusu (çok basitleştirerek) önce kendi taşlarını ve rakibinin taşlarını sayar, kontrol eder: Oyunculardan birinin taş üstünlüğü var mıdır, varsa nedir?

Yönetici de (tıpkı bir satranç oyuncusu yahut bir komutan gibi) önce elindeki “malzeme”ye bakar, gücünü hesaplar. Gerçekleştirmesi gereken proje için yeterli gücü var mıdır?

Şampiyon ardından “zaman” değerlendirmesi yapar. Kendisinin ve rakibinin kullanabileceği ne kadar zamanı vardır?

Nihayet, “durum değerlendirmesi” yapar: Bazen taş üstünlüğü rakiptedir ama, sizin taşlarınız öyle yerleştirilmiştir ki, kazanma şansınız daha yüksektir. “Bir çatışmada, sayıca üstünlükten çok, hafif ve hareketli güç daha şanslıdır” diyor Kasparov.

2- Verimli düşünmeyi öğrenin

Taşları, zamanı ve durumu değerlendirdiniz. Şimdi en doğru hamleyi belirleyeceksiniz.

Satrançta, acemi oyuncu “bütün ihtimalleri değerlendireceğim” diye çok vakit kaybeder, kaybolur gider. Oysa şampiyon, “akılcı” 3-4 hamleye odaklanır. Bu duruma gelebilmek için, bir yöntem şarttır elbette. Dünya şampiyonu, kendi yönteminin adını “karar ağacını budamak” koymuş. Yani sadece radikal 2-3 alternatife kafa yormak.

Kasparov bu metodu çalışma hayatına bir örnekle uyguluyor: “Bir yönetici, çalışma hayatında bir hamle yapmak istiyor. Eğer “kötü bir oyuncu” ise, kafasında bir sürü ihtimal gezdirir; “Acaba başarılı olmak için daha çok mesai yapmam mı gerek? Yoksa golf kulübüne üye olup çevre mi edinsem? Ne yapsam?” Ve sonuçta, harekete geçmez ve elle tutulur bir şey yapmaz. Oysa MZK yöntemini kullanan “iyi oyuncu” iyi maaş almasına rağmen şirketten istifa edip bir MBA yapar; belki dışarıdan bakınca para ve zaman kaybetmiş gibi görünür ama, elinde diplomasıyla daha iyi bir iş bulur kendine.

3- Agresif olun

Hálá, her şeye rağmen alternatifler arasında bir seçim yapamadıysanız, içgüdünüze güvenin. “Hızlı karar vermek durumundaysanız, içgüdü ve sezgi esastır.”

Kimi insan riske girer, kimi yapı olarak dikkatlidir. Kasparov gibi bir “saldırı ustası” için tereddüte yer yok: “Saldırganlık, rakibin üstünde baskıyı arttırır. Ve rakibi ölümcül hataya zorlar…”

Çalışma hayatına gelince, “İyi bir insan olmak veya olmamak meselesi değil; kendini ve çevresini sürekli en iyi olmak için baskı altında tutmak. Hatır-gönül, iş-olacağına-varır… bunlara hayatta yer yok!”

4- Rutini kırın

Rus şampiyonun son büyük kuralı: Bizi, tecrübelerimize dayanarak karar vermeye yönlendiren rutin kolaylığından kaçınmak.

“Her kararda, her adımda yaratıcı olmak bizi mükemmelliğe yaklaştırır” diyen Kasparov, Jack Welch’ten örnek veriyor; General Electric’in efsanevi CEO’su, şirketin verimi azalan en yaşlı yöneticilerinden birine “dönüşte tecrübelerini unutup, şirkete yeni girmiş gibi hareket etmek üzere” bir aylık izin vermişti.

Kasparov, bunu başarmak için “tamamladığınız son projeyi gözden geçirin, yaptığınız hataları, açığınızı belirleyin ve bir daha sefere tamamen farklı hareket edin” diyor.

Kaynak:Hürriyet İK

11 Ekim 2008 Cumartesi

Vesile ile Pazarlama

Vesile ile pazarlama

583150_49211552
Kaş'ta Derya Beach. Saat 16:00, kek saati.

Bitez'de Sarnıç. Saat 15:30, simit saati.

Normalde menüde olsa bile almayacağınız bir ürünü, bir vesile yaratıp satmak. Öğleden sonra kek veya simit yemek kaç kişinin aklına gelir?

Yemek saati. İndirim saati. Dans saati. Dart ve bira saati...

İnsanların ihtiyacı olmadığı bir şeyi alması için nedene ihtiyacı var. Onlara anlamlı veya anlamsız bir neden verin.

Farketing'ten Alıntıdır

9 Ekim 2008 Perşembe

Halkla ilişkiler eğitimi ve iletişim fakülteleri

Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu











Bilindiği gibi Türkiye’de halkla ilişkiler eğitiminin tarihi çok yeni. Bundan kırk yıl önce adı halkla münasebetler olarak anılmaya başlayan bu disiplin kuşkusuz bu zaman süresi içinde çok önemli aşamalar kaydetti.1956 yılında değerli Hocam Prof. Dr. Nermin Abadan Unat’ın önce “Halk Efkarı, Mefhumu ve Tesir Sahaları” sonra ” Modern Toplumlarda Halkla Münasebetler” başlıklı yayınları ülkemizde çok şeye ışık tuttu ve akademik yolu bu küçük fakat önemli çalışmalar açtı. O zamanki adıyla halkla münasebetler, yavaş yavaş kamu yönetiminde yer almaya başladı.

Batı’daki gelişmeleri çok geriden izlese de Türkiye, 1965 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi bünyesinde yer alan Basın Yayın Yüksek Okulu’na kavuştu. Ancak Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğrenci olarak hatırlayabildiğim kadarıyla, okul iki bölüm olarak açıldı. Bunlar radyo ve gazetecilik bölümü idi. Bu bölümlenmeyi açış konuşmasında Burhan Felek açıkça belirtmişti. Okulun ilk öğrencileri de radyoda ve gazetelerde çalışmakta olan kişiler oldu. Bir süre sonra programa halkla ilişkiler eklendi. İşte o günden beri de halkla ilişkiler eğitimi basın yayın yüksek okullarının eğitim alanı içinde kaldı ve ne yazık ki başka hiçbir akademik programda yer almadı, başka alanlara sıçrayamadı. Kanımca bu, çok önemli bir şanssızlık ve halkla ilişkilerin kaderini olumsuz etkileyen bir gelişme oldu. Daha sonra çeşitli kentlerde kurulan iletişim fakülteleri de aynı programı benimseyince halkla ilişkiler gelişme ya da sınır aşma gücünü yitirdi. Çünkü Türkiye’de halkla ilişkiler, iletişim fakültelerinde radyoculuk, basın yayın teknikleri, daktilo dersleri gibi konuların ninnisi ile ancak emekleyebildi, bir türlü ayağa kalkamadı. Bir başka anlatımla iletişim fakülteleri halkla ilişkilere el koyup, onu kendi içine hapsetti. Böyle olunca da halkla ilişkiler kitapları eklektik yaklaşımlardan yoksun, çoğunlukla halkla ilişkileri bir teknik olarak gören uygulamaları birbiri ardına ve birbirlerinden kopya edercesine aktarmaya başladılar. fiu anda iletişim fakültelerindeki halkla ilişkilerin manzara-i umumiyesi böyle. Yani çok sınırlı, başka komşu alanlara servis vermekten uzak ve kendi kavramları ile çok küçük bir alana sıkışmış durumda.

Bu olumsuz gelişmelerden rahatsızlık duyuyor ve durumu yeni yetişecek akademisyenlere duyurmak istiyorum. Hemen ekleyelim ki özel sektöre ya da kamu yönetimine bol miktarda halkla ilişkiler uzmanı vermiş olmakla, bu eksikliği gidermenin hiçbir ilgisi yok. Tam tersine mankenlerin halkla ilişkilerci olmasında, iki üç aylık paralı programla halkla ilişkilerci yetiştirmenin kolaylığı ya da dayanılmaz hafifliği bizim akademik olarak yaptığımız bu yanlışla ilgili. Daha özcesi halkla ilişkilerin meslekleşememesinin belirli nedeni de burada yatıyor. Halkla ilişkiler radyo ve televizyoncuların peşine takılmış durumda. İletişim fakülteleri bu konuyu enine boyuna tartışmalıdır. fiimdi bu sorunu biraz daha açalım.

Halkla İlişkilerde Sekter (Sectaire) Yaklaşımın Egemenliği

İlginçtir ama gerçektir : Batı ülkelerinde halkla ilişkiler bölümleri iletişim fakülteleri içinde yer almaz. İletişimi işleyen okullarda halkla ilişkiler okutulur, ancak halkla ilişkilerin örgütlenme yeri enstitüler, işletme fakülteleri, yönetim bilimleri fakülteleri ya da yüksek okullarıdır. Kuşkusuz bunun istisnaları vardır. Ancak halkla ilişkiler eğitim ve çalışmalarına güç veren ona kucak açmış başka bölüm ya da fakülteler bulunmaktadır. fiimdi birkaç örnekle bu savı güçlendirmeye çalışayım.
“Public Relations” adlı kitabı Amerika da yedi baskı yapmış olan Bertrand Canfield , Babson İşletme Enstitüsü öğretim üyesidir. S.Cutlip, Georgia Üniversitesi Kitle İletişimi ve Gazetecilik okulundan önce aynı üniversitenin işletme idaresi bölümünde öğretim üyesi idi. H. Center ise San Diego Devlet Üniversitesi işletme bölümünde görev yapmaktadır. Benim çok beğendiğim “Halkla İlişkiler” kitabının yazarı C.Lougovoy, Paris’de İşletme Yüksek Okulu öğretim üyesidir. Aynı şekilde yine halkla ilişkiler alanında birçok kitap yazmış Denis Huissman işletme yönetimi fakültesinde görevlidir. Jean Chaumely basın ataşesi yetiştiren yüksel okulda (EFAP) ders vermesine karşın, yönetim bilimleri fakültesinde görevlidir. Bu örnekleri artırabiliriz. Kuşkusuz istisnaları da vardır. Ancak buradan çıkaracağımız en önemli sonuç, halkla ilişkilerin bir yönetim fonksiyonu olduğu, dolayısıyla işletme ve yönetim bilimleri fakültelerinin programları içinde yer almasının daha ussal ve gerekli olduğudur. Bizde yazılmış işletme ya da pazarlama kitaplarının içinde halkla ilişkiler önemli bir yer tutar. Söz gelimi Prof. Ömer Baybars Tek’in “Pazarlama Teknikleri” adlı çalışmasının içinde halkla ilişkiler konusu bağımsız bir bölüm olarak yer almıştır. Ünlü işletme yönetimi uzmanı Philip Kotler’in pazarlama kitapları halkla ilişkilere özel bir yer vermektedir. Başlangıç ilkelerinden bitiş çalışmalarına kadar bütün aşamalarıyla halkla ilişkiler, işletme ve kamu yönetimi dallarına çok yakındır. Çünkü halkla ilişkilerin iki önemli mecrası ve uygulama alanı vardır: bunlardan biri özel sektör, öteki kamu yönetimidir. Bu dallarla halkla ilişkilerin çok sıkı bağıntısını bulunur. Hedef kitle aynı kalır ama uygulayan özde kamu ve özel diye ikiye ayrılır. Bu bağıntı örneklerini gerektiğinde daha da çok uzatabiliriz. Ancak ortada açık bir durum vardır: Halkla ilişkiler işletme ve kamu yönetimleri ile iç içedir ve onların olmazsa olmaz vazgeçilmez işlevlerinden biridir. İletişim fakültelerinde hiçbir konu halkla ilişkilere bu kadar yakın değildir. Halkla ilişkiler önce iletişimdir diye, iletişim fakültesi içine itilmiştir. Hiç kuşkusuz halkla ilişkiler iletişim fakültesinde ders olarak okutulmalıdır. Ancak konuşlanma yeri bu fakülteler değildir. Bu konu, iletişim çevreleri kadar işletme uzmanları ve yönetim bilimciler tarafından da tartışılmalıdır.

Kamu yöneticiliğinin temel fonksiyonlarından biri haline gelmiş olan halkla ilişkiler, klasik yönetim fonksiyonları içinde yer almazdı. Bu çağın başından ellili yıllara kadar, yönetimi inceleyen ekoller halkla ilişkileri yok saymıştı. Bugün çağdaş yönetimin; örgütleme, eşgüdüm, personel yönetimi, denetim, mali yönetim yanında halkla ilişkiler fonksiyonu da bulunmaktadır. Ancak yöneticilere bu bilgileri verip, yetenek geliştirecek olan kamu yönetimi okullarında halkla ilişkiler dersleri yoktur. Bunun anlamı iletişim fakülteleri kadar bu okulların da program yanlışlığı içinde olduklarıdır. Resmi adıyla, iktisadi ve idari bilimler fakülteleri ve siyasal bilgiler fakültelerinde bu konu ele alınmaz. Bir kaç istisna dışında halkla ilişkiler konuları ve dersi, bu okullara çok uzaktır. Kamusal alanla ilgili olarak halkla ilişkiler bildiğim kadarıyla en kapsamlı biçimde Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsünde (TODAİE) okutulmakta, Türk kamu yöneticilerinin lisans eğitimlerinden gelen eksiklikleri, hizmet içi eğitimle giderilmeye çalışılmaktadır.

İşletme fakülteleri ya da bölümlerinde halkla ilişkiler bağımsız ders olarak yıllarca ihmal edilmiştir. Yukarıda da belirttiğim gibi halkla ilişkiler uzun yıllar işletme ve özellikle pazarlama kitapları içinde adı arada sırada geçen yabancı bir alan olarak kalmıştır. Ama 1990′lı yıllarda başlayan bir gelişme her şeyi değiştirmiştir. Bütünleşik pazarlama iletişiminin doğuşu, işletmelerde pazarlama iletişiminin gelişmesi, bu konuda başta bilgisayar olmak üzere yeni tekniklerin devreye girmesi ile birlikte işletme dalının halkla ilişkilerle olan bağıntısı tümüyle değişmiştir.(1) Amerika Birleşik Devletleri’nde 400 dolayında işletme okulu ya da fakültesi bulunmaktadır.1990′lardan itibaren başlayan değişikliklerle bu okullar halkla ilişkileri bir bölüm, bünyelerinde bir dal olarak kabul etmeye başlamışlardır. Halkla ilişkiler programı olmayan bir pazarlama çalışması artık mümkün değildir. Ünlü pazarlamacı Kotler’in yazdığı Pazarlama Yönetimi adlı kitabın ilk baskısında (1970) halkla ilişkiler deyimine hiçbir yerde rastlanmazken bu kitabın onuncu baskısında (2000) halkla ilişkiler konusu ayrı bir bölüm olarak yer almaktadır. Kotler halkla ilişkileri pazarlamanın ayrılmaz parçası ve beşinci “P”si olarak nitelemektedir. Bu olay çok şeye gebedir. Kuşkusuz yakın gelecekte bizi de etkileyecektir. Halkla ilişkileri mercek altına alacak paradigmalar genişlemiş hatta değişmiştir.
Halkla ilişkilerin farkında olmamak, geleceğin yöneticileri(manager) için büyük bir eksikliktir. Her yönetici avukat değildir ama hukuk bilmelidir. Her yönetici muhasebeci değildir ama muhasebe bilmelidir. Her yönetici halkla ilişkilerci değildir ama halkla ilişkiler bilmelidir. Halkla ilişkiler yalnızca kurumlar için değil insanlar için ve özellikle hangi sektörde olursa olsun, yöneticiler için gereklidir. Halkın, tüketicinin olduğu her yerde, her ortamda halkla ilişkiler vardır. Bu disiplinin asgari özellikleri ve tekniklerinin bilinmesi hem kişi hem kurumlara büyük yarar sağlayacaktır. Kurumların yalnızca iç ve teknik iletişimleri değil çevre ile ilişkileri, iletişim çağında büyük önem taşır. Tüketicinin çok titizlendiği, rekabetin çok yoğunlaştığı bir dönemde yani çağımızda büyük kuruluşlar için halkla ilişkiler, olmazsa olmaz uygulamalardır. Oysa akademik çevrede halkla ilişkiler konusundaki yaklaşımlarımız dar açılı ve tek yönlü yani “sekter”dir.

Yalnızca devlet ve kurumları değil özel sektör de kamuoyunun büyük bir baskısı altındadır. Bu baskıları olumlu ilişkilere dönüştürmek için de, halkla ilişkiler uygulaması dışında reçete yoktur. Bu demektir ki, hangi tür yönetici olursa olsun halkla ilişkilere itibar etmek, onu bilerek ve bilinçli olarak uygulayıp tekniklerinden yararlanmak durumundadır. Halkla ilişkileri anlamlı hale getirmenin temel koşulu onu önce bir siyasal ve yönetsel konteks içine oturtmak sonra da çalıştırıp artılarını eksilerini görmektir. Bu yol ve yordam örgüt içinde çok şeyi saydamlaştıracak ve örgütün çevreyi daha iyi tanımasını sağlayacaktır. Dolayısıyla her alanın yöneticisinin, halkla ilişkiler eğitimi alması durumunda görevsel etkinliği çok artacak, halkla ilişkilere yakınlaşıp onun tekniklerinden yararlanması durumunda “başarılı yönetici” olma şansı çok artacaktır.

Halkla İlişkiler Eğitiminin Karargahı

Halkla ilişkiler, bütün iletişim fakültelerinde, iletişimin değişik cephelerden incelenmesine koşut olarak, iletişim ağırlıklı olarak ele alınır. Bu belki de doğaldır. Ama halkla ilişkilere asıl rengini veren onun özünü yakalamamızı sağlayan disiplinler siyaset bilimi, sosyoloji ve sosyal psikolojidir. Bu dallarla bağlantılar aranmalı ve mutlaka işlenmelidir. Oysa ülkemizde kolaycı bir akademik yaklaşım yıllarca egemen olmuş halkla ilişkiler yalnızca iletişim penceresinden görülmüştür. Kimi halkla ilişkiler kitaplarının içerikleri çok cılızdır. Abartılmış ve dışarıdan getirilerek kopya edilmiş teknik ve uygulamalarla doludur. Halkla ilişkiler süreç ve kurgusu iletişim olayının etrafında dönüp durmaktadır. Bu yaklaşım çok eksiktir. Bu eksiklik yanlışlığa yol açacak kadar önemlidir. Halkla ilişkiler anlayış ve eğitimini gereğinden çok sınırlayan yaklaşımlardan sıyrılma zamanı gelmiştir.
İletişim fakültesi mezunlarının çoğunun iyi bildiği ya da iyi öğrendikleri belki de tek şey gazete kupürü kesmektir. Bu olay sanki halkla ilişkiler yapmak anlamına gelir. Çoğu kitap, daha doğrusu araştırma halkla ilişkiler uzmanlarının kurumlarda kupür kesmekten başka bir şey yapmadıklarını yazar. Ülkemizde de halkla ilişkiler, gazete tarayıp ilgili haberleri üst yöneticiye takdim etmek biçiminde anlaşılır. Çünkü halkla ilişkiler sorumlusu yıllardır aynı uygulamaya şahit olmuştur ve aynı tutumu göreve geldiğinde sürdürür. İşin ilginç yanı, üst düzey yöneticisi de halkla ilişkiler görevlisinden gazete kupürü kesip kendisine getirmesini bekler. Onun da halkla ilişkiler anlayışı astından farklı değildir. Yanlış iki yanlıdır. Halkla ilişkileri asıl olarak kupür kesme, tören düzenleme, toplantı organize etmek, medya ile yemek yemek gibi mesleki okul bilgisine indirgeyen yaklaşımların artık ülkemizde çok eksik olduğu anlaşılmalı ve bu yanlıştan vazgeçilmelidir. En azından halkla ilişkilerin sadece bu olmadığı idrak olunmalıdır. Bunun en önemli yolu, bu disiplinin siyasal bilim ve toplumbilim açısından özelliklerini açığa çıkarmak ve bağıntıları açıklamaktır. Halkla ilişkilerle yalnız iletişimciler değil, siyaset bilimcileri, sosyologlar, sosyal psikologlar akademik olarak ilgilenip uğraşmalıdır. Halkla ilişkiler itildiği kuyudan çıkarılmalıdır. Halkla ilişkicilerin tümü, hepimiz bu hatadan artık sıyrılmak durumundayız. Ama bu yanlıştan en fazla “İstanbul Ekolünün” kurtulması gerektiği kanısındayım. Kendini halkla ilişkiler duayeni ilan eden kimi uzmanların “47 promil dolayında alkol aldıktan sonra halkla ilişkilerci nazik olmalı, güzel giyinmeli ve güzel yürümeli” türünden modaevi sahibine yakışır, sözlerine uyarak günümüz halkla ilişkiler dünyasının içinde barınmanın ya da tutunmanın zor olduğu artık anlaşılmalıdır. Halkla ilişkilerin gidiş yönü ve varacağı hedef bu değildir. Bu tür yanlış yaklaşımlar nedeniyledir ki, güzel mankenlerimiz halkla ilişkilerde kendilerine yer buluyorlar. Ve kısa soluklu başarılar da elde ediyorlar. Yaşanan yanlışlar içinde belki şu anda işin doğrusu da bu. Ama bu durum uzun süre devam etmemelidir.
İşletme ve kamu yönetimi dallarından belirli bir davet olduğunu yukarıda belirttim. Bunun yanında siyaset sosyolojisinden ve siyasal bilimden de bu tür göz kırpmaların geldiğini ve halkla ilişkilerin incelediği kimi konularla bu dalların da ilgilendiğini biliyoruz. Kamuoyu, iktidar, yönetim, devlet, halk, katılma vb. gibi kavramlar bu dallar arasında ortak paydayı oluşturuyor. Söz gelimi Prof. Dr. Cem Eroğul’un (1991) ilginç bir çalışması, siyaset bilimi, siyaset sosyolojisi ile halkla ilişkilerin ortaklıklarını ortaya koyan bir çalışmadır. Eroğul kamu yönetiminin halkla ilişkilerinde bizim kullandığımız teorik açıklamaları ve kriterleri farklı bir gözle ama, yerli yerinde kullanarak alanımıza adeta katkıda bulunmaktadır.(2)
Örneğin kolluk güçleri ile ilgili sosyolojik değerlendirmeler halkla ilişkiler olmazsa eksik kalır. Devletteki gizlilik olayını en yakından ve en ilginç biçimde halkla ilişkiler inceler. Çağdaş anayasaların yönetilenlere tanıdığı “dilekçe hakkı” halkla ilişkilerin kavram ve ilkeleri göz önüne alınmadan yeterince açıklanamaz. Bu hakkın kullanımının oranı, etkisi ve sonuçları halkla ilişkilerle kamu yönetimi ve anayasa hukukunu yan yana getirmektedir. Bu örnekler halkla ilişkilerle uğraşan ya da uğraşacak akademisyenlere yeni ufuklar açabilir. Hatta açmalıdır. Özelleştirme rüzgarının arkasına takılıp her şeyi özel sektör ağırlıklı görmek çok yanlış olacaktır. Kamu yönetimi ağırlıklı halkla ilişkileri, öldürmemek gerekir. Çünkü çok önemli tartışmalar bu alandadır. İnsana zevk veren tatlı akademik çekişme ve yarışmanın, kaynağı da yine bu alandadır. Halkla ilişkileri reklamın yanına çeken özel sektörcü yaklaşımlara pek büyük bir itirazım yok ama,halkla ilişkileri mutlaka kamu yönetimi, siyaset sosyolojisi ile de ilişkilendirmek gerekir. Kişisel kanım olarak belirteyim ki, özel sektörün halkla ilişkileri bahsi benim kitap yazarken en çok sıkıldığım bahistir. Çünkü bu konu beni akademik gezintiden mahrum etmektedir. Teknikler, araçlar, reklamcılarla ilişkiler ve yabancı ülke uygulamalarından örnekler… Benim tahayyülümdeki halkla ilişkiler bu değil ya da sadece bu değildir.

Öneriler Ve Sonuç

Halkla ilişkileri kısırlıktan kurtaracak tek şey, bu alana ilişkin çalışmaların tam anlamıyla disiplinlerarası bir niteliğe kavuşması ile olanaklıdır. İletişim fakültelerinin program ve havası halkla ilişkilere yeteri kadar oksijen sağlamamaktadır. Yukarıda da belirttiğim gibi gazete basma teknikleri, radyoda program yapımı ya da basın ekonomisi ile halkla ilişkilerin hiçbir ilgisi yoktur. İletişim fakültelerinde halkla ilişkiler, buna benzer konuların arasına sıkışmıştır. Bu alanın teorik gelişimi; işletme, kamu yönetimi, siyasal bilim, sosyoloji gibi dallarla daha yoğun haşır neşir olmasına bağlıdır.

Halkla ilişkiler iletişim fakülteleri içinde kalsa bile komşu disiplinlere servis vermeli ve bu servis yoğun olmalıdır. Çünkü salt bilimsel endişe ve gereklere göre, bu dalların halkla ilişkiler ve onun akademik çıkarsamalarına ihtiyacı bulunmaktadır. Şu anda böyle bir uygulama yoktur. Sadece Siyasal Bilgiler Fakültesi yüksek lisans programı içinde benim yürüttüğüm bir halkla ilişkiler dersi bulunmaktadır. Ama yönetim bilimciler, işletmeciler başta olmak üzere, öteki sosyal bilim dallarındaki uzmanlar bu konuyu düşünmek ve tartışmak durumundalar. Bizim de konuyu onların önüne getirmemiz, önerilerde bulunmamız gerekir. İletişim fakültelerindeki halkla ilişkiler anabilim dalında kamu yönetimi, işletme yönetimi konuları ayrıntılı olarak ele alınmalı, işletme genel ilkeleri, yönetim ilkeleri, karar alma, yönetim yapısı, pazarlama gibi daha bir çok konu öğrenciye anlatılmalıdır. Dolayısıyla bireysel olmasa bile toplu akademik servisten kaçınan, halkla ilişkilerin önemini ve akademik karargahının neresi olması gerektiğini doğal olarak bilmeyen, işletme ve yönetim bilimleri fakültelerinin ortaya çıkardığı aksaklık bu yolla giderilebilecektir. Şimdiler de, benim bölümümde eksik de olsa, bu yapılmaya çalışılmaktadır.
Benim yaptığım öneriler kuşkusuz tartışmaya açıktır. Halkla ilişkilerin iletişim eğitiminden kopması doğru olmaz diyenler olacaktır, hatta bu kanıda olanlar sayıca da çoktur. Ama bu durumda da halkla ilişkilerin akademik soluklanmasını, nefes almasını kolaylaştırıcı yollar açılmalıdır.

Geleceğin halkla ilişkiler uzmanı kendine çok yarar sağlayacak konu ve sorunların tartışıldığı bir ortamda yetişirse bundan hem kendisi hem de mesleği yararlı çıkar. Hele konunun bir de öteki yüzü var ki o, gelecek kuşak için çok daha önemlidir. Meslekleşme sıkıntısı içinde olan halkla ilişkiler uzmanları ya da halkla ilişkiler okuyanların kamuda ya da özel sektörde çok önemli yerlere yükselebilmelerinin önündeki en büyük engel, mezun oldukları okullarla ilgili olarak kamuoyunda ve devlette var olan ön yargıdır. Bugüne kadarki gelişmelere bakılırsa söz gelimi Devletin halkla ilişkiler uzmanından belirli hakları esirgemesinin nedeni, onun aldığı eğitim ve mezun olduğu fakülteye karşı, kamu otoritelerinin ön yargılı tutumudur. Onlara göre, halkla ilişkiler alanı hala bir meslek lisesi ya da meslek yüksek okulu alanıdır. Tanıtımın öneminin sık sık vurgulandığı, gizliliğin eleştrilip saydamlık diye bas bas bağırılan şu günler ve yaşadığımız olaylar, halkla ilişkiler eğitimi ve mesleğinin talihsiz kabuğundan sıyrılması için önemli bir fırsattır. Globalleşme asıl olarak devlet halk ikiliğinin kalkması, saydamlık ve yoğun bir iletişim ortamıdır. Bu ortamda halkla ilişkilerin yeri ümit ettiğimizden de çok önemli ve büyüktür. Yeter ki eğitimcisi ve uygulayıcısıyla halkla ilişkilerciler bu durumu görüp, doğruyu yakalasınlar.
Bu konuda söyleyeceğim son söz öğrencilerle ilgilidir. İletişim fakülteleri mezunu olan halkla ilişkiler eğitimi almış ve bir an önce mesleği icra etmeye çalışan mezunlarımız için önemli bir engel, devlet sınavlarındaki okul ayrımıdır. Halkla ilişkiler uzmanları salt iletişim fakültesi mezunları oldukları için devletin giriş sınavlarına alınmazlar. Siyasal bilgiler veya iktisadi ve idari bilimler fakülteleri mezunları için hangi bölümden mezun olurlarsa olsunlar böyle bir ayrım yoktur. Halkla ilişkiler bölümünün iletişim fakültelerine aidiyeti kamu yöneticileri tarafından bir eksiklik olarak görülür. Mezunlarımızın bu şekilde önleri tıkanmaktadır. Bu kanı ve ona bağlı uygulamanın hem doğru hem de yanlış tarafı vardır. Yukarıda önerdiğim proje bu sorunu tümüyle çözecektir. İnancım odur ki, en başarılı kaymakamlar, yöneticiler, işletmeciler; halkla nasıl ilişki kurulacağını, çevresindeki insanlara nasıl yaklaşacağını, halkı nasıl anlayacağını, kuşkusuz bunun yanında halkın sorunlarını nasıl çözeceğini bilen, temel konular yanında köklü bir halkla ilişkiler eğitimi almış kişiler arasından çıkacaktır.


PRbu'dan Alıntıdır